Medeniyetimizi bütün dünyaya iyilikleriyle anlatmak temel vazifemizdir!

TBMM İçişleri Komisyonu Başkanı ve İstanbul Milletvekili Süleyman Soylu, Almanya’da Uluslararası Teşkilat Akademisinde gençlere seslendi.

Soylu’nun konuşması şöyle;

Öncelikle huzurunuzda bulunmaktan ve UID’ninkurumsal kapasitesine yakışır bir programda olmaktan büyük bir onur, heyecan ve mutluluk duyuyor; programı tertipleyen, fiili ve zihni emeği olan tüm arkadaşları tebrik ediyor; hepiniz hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum. Öncelikle, şunu ifade etmem gerekir: siz de bizim yaşlarımıza geleceksiniz. Bu yaşlara gelince şöyle bir duyguyla bezeniyor insan: Elde ettiğimiz tüm tecrübeyi, tüm müktesebatı bir çipin içine koysak ya da bir bavulun içine yerleştirebilsek de bırakabilsek! Bu sorumluluk içerisinde bugüne kadar yaşadıklarımızı özümseyerek, özet bir şekilde, coğrafya ve ülkemizde neler oluyor; aslında dünya nereye gidiyor; neyi görüyoruz; öngörülerimiz nelerdir; ayağımızı bastığımız yer neresidir; bugüne kadar neresi olmuştur; bugünden sonra etrafımızda, coğrafyada ve dünyada neler olacaktır ve aynı zamanda da bütün bunları ifade ederken de konunun da içeriğine uygun bir şekildedeğerlendirmelerimizi mümkün olan ölçüler içerisinde ifade etmeye çalışacağım.

300 yıllık bir Osmanlı hakimiyeti, 300 yıllık bir Batı hakimiyeti ve “şimdi ne olacak” sorusunun acımasızca bir mücadelesi vardır.

Tarihin çok önemli bir döneminin içerisindeyiz. Savaşlar oldu. Büyük yıkımlar gerçekleşti. Tarihin büyük göç hareketleri yaşandı. Soykırımlar yaşandı. İnsanlar acımasız bir şekilde katledildiler. Tarihin içerisine şehirler yıkıldı. Büyük zaferler kazanıldı. Açlıklar, yoksulluklar, sıkıntılar, büyük hastalıklar, salgınlar yaşandı. Ama bugün de tarihin çok önemli bir dönemindeyiz. İnsanlığın kendine en çok güvendiği, insanın her şeye hâkimolabileceğini düşünüldüğü bir dönemin içerisindeyiz. Son 700-800 yıllık perspektife baktığınız zaman, 1400’lü yılların başından itibaren yaklaşık 300 yıllık bütün dünyada bir Osmanlı hakimiyeti var. Söylediğinin kıymettar olduğu, egemen olduğu, hizalandırdığı, yani dünyanın bütün ülkelerini hizalandırdığı bir Osmanlı hakimiyeti var. Bizim tarihimiz öyle söyler. 1699 Karlofça‘dan itibaren de işte reformla, rönesanslaAvrupa’da başlayan yükseliş kendine yeni bir 300 yıllık süreç bulmuştur. Bunun 150 yıllık bölümü Amerika’dan dolayı; 150 yıllık bölümü de Amerika ile beraber olan bir Batı çerçevesi çizmektedir. Size tarihin çok önemli bir bölümünde bulunduğunuzu söylerken ifade etmek istediğim esas itibariyle budur: 300 yıllık bir Osmanlı hakimiyeti, 300 yıllık bir Batı hakimiyeti ve şimdi ne olacak sorusunun acımasızca bir mücadelesi vardır. Sizin yaşadığınız dönem içerisinde bunun belki de numunelerini; bunun belki de emarelerini hep birlikte görebilme şansına veya fırsatına sahip olacaksınız. Belki biz hala önümüzdeki çeyrek asırda bu karmaşanın devam ettiği, herkesin birbirine üstünlük kurmaya çalıştığı, dünyada çok tartışılan, çok kutuplu bir dünyamı yoksa iki kutuplu bir dünya mı tartışmasının hala devam ettiği süreci önümüzdeki çeyrek asırda yaşayacağız. Öyle görüyorum. Ama ondan sonraki süreç içerisinde acaba yeni bir 300 yıllık süreç içerisinde veya yeni bir 200 yıllık süreç içerisinde dünyada bir egemen mi olacak yoksa parçalanmış bir dünya mı olacak? Bütün güvenlik mülahazalarının, yani güvenlik tartışmalarının, bütün ekonomik tartışmaların, bütün kültürel politikaların hepimizin yaşadığı iletişimden teknolojisine, medyasından bütün sosyolojik tartışmalarına kadar ana hedefin, ortaya çıkabilecek sonucun bu olduğunu düşünüyorum; düşünmek lazım geldiğine inanıyorum

Size bir ağabeyiniz olarak bir tavsiyem var: Hayatınız boyunca size sonuçlara baktırmaya çalışacaklar. Sonuçlar aldatıcıdır. Süreçlere bakmak doğrudur.

Şöyle bir hikâyenin içerisine koymak isterim sizi. 1970’li yıllarda Kızıl Meydan’da İvan diye bir genç endoktrini edilmiş; bütün komünizm ve sosyalizmin bütün benliğiyle zihnini, beynini, vücudunu, her tarafını ve geleceğini tasvir etmiş; büyük bir heyecanla, sol ellerini kaldırarak bütün sloganları atabilen bir genç. Aslında dünyayı onlar yöneteceklerdir ve doğru bir istikamette gittiklerine inanıyorlar. Yıl 1989, tarihin en önemli imparatorluklarından birisi olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) yani geniş Rusya yıkılıyor ve Berlin Duvarı yıkılıyor. Ve İvan televizyondan bunu seyrederken bütün inancının, bütün değerlerinin, bütün kendisinin öğrendiklerinin o taşların tek tek çekiçle kırıldığı gibi kırıldığını görmektedir. Size bir ağabeyiniz olarak bir tavsiyem var: Hayatınız boyunca size sonuçlara baktırmaya çalışacaklar. Sonuçlar aldatıcıdır. Süreçlere bakmak doğrudur. Süreçler iyi okunursa aslında her birisinin sonuçlarının kaçınılmaz olduğu hep beraber görülür. Onun için, o SSCB ve Berlin Duvarının yıkılması bir sonuçtur; ancak sürecin buraya geleceğiesas itibariyle o tarihlerde de belliydi. Öyle olacağı da belliydi. Ve yine, bugüne geldiğimizde, bugün dünyayı bir küreselleşme teslim almıştır. Biz buna ferdiyetçilik diyoruz; tek tipçilik diyoruz. Sanki, Sovyet SSCB’nin ve Berlin Duvarının yıkılmasından şımaran Batı, bütün egemenliğini -beni bağışlayın- küstah bir şekilde bütün dünyaya yukarıdan aşağıya zerk etmektedir; yani şırıngalamaktadır. Tek tipçilik ortaya çıkmaktadır. Karşı karşıya kaldığımız LGBT, tek cinsiyeti ortaya koymaktadır. Tek bir dil… Bütün dünyada herkesin kullanmak zorunda olduğu tek bir dil.. Bazı Afrika ülkeleri vardır; aynı akrabadırlar, ama biri İspanyolca birisi Fransızca konuşur; ayrılmışlardır. Onların ayrılmalarının temel sebebi, daha sonra onları tek bir dilde buluşturmaktır. Küreselleşme dediğimiz kavram,bütün dünyayı egemenlik altına almaya çalışmaktadır. O da şudur: tek bir hukuk sistemi – yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) boyutu. Keşke imkânınızolsaydı da Ahmet Cevdet Paşa’yı okuyabilseydiniz. Ben Doğru Yol Partisi Gençlik Kollarındayken bana okutmuşlar; o gün neden okuttuklarını bilmiyordum. Ama hayatım boyunca zihnimde, daha sonra Ümit Meriç’in Ahmet Cevdet Paşa ile ilgili Mukaddemesini okuyunca, beni nasıl etkilediğini; beni nasıl yönlendirdiğini, kendi topraklarımızdan dünyaya bakarken aslında kendi sosyolojimiz ile bakmamız lazım geldiğini; hukukumuzun, medeniyetimizin, yaşam biçimimizin, kültürümüzün tam anlamıyla özümüzün ve kendi coğrafyamızın bizi yönetmesi ve yönlendirmesi lazım geldiğini ortaya koymuştur. Onun için, bütün bu uçlarıkıskandıracak bir şekilde Mecelle’yi ve aslında birçok şeyi; Türkçe’nin arileşmesini, Türkçe’nin aslını çok net bir şekilde o tarihte bir devlet adamının yapabileceği şekilde ortaya koymuştur. Çünkü bugünleri görüyordu. Tek bir kültür – yani bizi istedikleri kıvama getirebilecek- tek bir dil, tek bir hukuk, tek bir din – yani Müslümanlığın Hristiyanlaşması… Tek bir dil… Bütün kavramları odur. Tek bir kültür, tek bir cins ve bu tek tipçilik, biraz önce bahsettiğim İvan’ın gözyaşlarından sonra ve öncede dünyaya hakim olmaya başladı.

Son söyleceğimi başta söyleyeyim: İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde oluşan bu bizim globalizasyon dediğimiz küreselleşme, artık kendi yerini terk etmektedir. Dünyada siz yeni bir döneme şahit olacaksınız. Bu yeni dönemin kavgalarıdır bugün yaşananların tamamı Örneğin, Fransız siyaset bilimcisi Bayart, geçen günlerde çok önemli değerlendirmelerde bulundu. Dedi ki; son 10 yıldır Fransa’da demokrasi, gün geçtikçe daralmakta; etkisini kaybetmekte ve demokrasi ölmektedir. Yine, Fransız tarihçi Todd, “Batı sadece bir ekonomik krizde değildir; batı zihni bir kırılma krizindedir ve bundan kurtulamayacak dedi. Yine İtalya eski Başbakanı ve Avrupa Birliği Merkez Bankası Eski Başkanı Draghi, Avrupa Birliği’nin kendisine talebi üzerine yaklaşık 400 bin görüşmeyle binlerce sayfalık bir hazırlık yaptı. Avrupa’nın geldiği medeniyet krizini, ekonomik krizi, Avrupa’nın içerisine düştüğü bütün durumu ve Avrupa Birliği’nin buradan nasıl çıkabileceğine yönelik bir çalışma ortaya koydu. Geldiği nokta şurası: aslında ölüyü tam tarif etmedi; ama biz var olduğumuz dönemde Amerika ve Çin’den negatif bir şekilde ayrıştık ve bir çözümsüzlükle yukarıdan aşağıya gidiyoruz dedi. Bütün kurumları tek tek değerlendirdi. Bu bir sonuçtur… Bugün Avrupa ve Batı, ciddi bir kriz yaşamaktadır.

Bugün Avrupa ve Batı, ciddi bir kriz yaşamaktadır

Bugün Avrupa ve Batı, ciddi bir kriz yaşamaktadır Birincisi demokrasi krizi yaşamaktadır. İkincisi, ciddi bir güvenlik krizi yaşamaktadır. Üçüncüsü, olağanüstü bir borçluluk krizi yaşamaktadır. Geçen gün ABD Başkanı Trump, kamu borçlarının brüt GSYH’ye oranının 38 Trilyon dolara geldiğini söylüyor. Toplam %122 yani GSYH’nin; Bu yönetilemez bir şeydir. %230 Japonya; %100’ün üzerinde İngiltere. %64-65 Almanya. Avrupa Birliği’nin ortalaması %83-84. Bu yönetilemez. Kıyaslamanız için söylüyorum; Türkiye’nin %24. Bu, borçluluk krizini, güven krizi, demokrasi krizi ve en nihayetinde bürokrasi krizi ile bütünleştirmenizi isterim. Avrupa bugün, ciddi bir bürokrasi krizi yaşamaktadır. Ve yine batı, bir bürokrasi krizi yaşamaktadır.  Yine, Trump’ın seçilmesi, bir süreç değildir; bir sonuçtur… Amerika halkının, Amerika güvenlik bürokrasisinin ve ekonomik bürokrasisine verdiği derstir. Yani, siz bizi Afganistan’a götürdünüz ve oradan Amerikan tarihinin belki de en ayıplı fotoğrafıyla oradan çıkardınız; uçağa salınan insanlar ve Kabil Havalimanı’nda bütün Amerikan sistemi ve küresel sistemin çöküşü olan bir fotoğrafla karşı karşıya bıraktınız.” Ve, Amerikan senatosuna Trump’ın kaybetmesinden sonra içini işgal eden insanların kürsülerin önünde çektikleri fotoğraflarve kırılan kapıların fotoğrafları...” Bu bir sonuçtur. Bu neyin sonucudur?

Hiç zihninizden çıkarmayın: bizi ve bütün dünyayı yaratan yüce Allah’tır. Kim bunun farkında olmaz; kendini bütün dünyaya hakim görürse, buradan çıkabilmesi mümkün değildir.

Siz şöyle bir medeniyetin çocuklarısınız: çok özgüvenli; çok da güçlü olup, dönem dönem bir takım tarihsel dalgalanmaların veya bize öğretilen, gösterilen birtakım özgüvensizliklerin ve yapay krizlerin teslimi içerisinde olmayın. Sizin en büyük gücünüz medeniyetiniz; ama en büyük diğer gücünüz de vicdanınızdır… Dinimiz, inancımız, karakterimiz, taViyana kapılarına kadar giden haşmetimiz; ama aynı zamanda bir taraftan Cumhuriyet tarihinde başka bir inanca saygı gösterdiği için kilisesini yapan Mor EfremSüryani Kilisesini yapan, Bulgar Kilisesini yapan, o bize inancımızın, değerlerimizin başkasına saygı göstermesini ifade eden anlayışı Ama en önemli meselemiz de Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker – iyilikleri anlatan; kötülüklerden sakındıran bir anlayıştır. Bugün Yemen’de insanlar, uzun yıllardır büyük bir sıkıntı ve dert içerisindeler. Sudan’da karşı karşıya kalınanlar, bu uluslararası sistemin ve küreselleşmenin ve kapitalizmin- vahşi kapitalizmin sonucudur. Hiç Ahmet’in Mehmet’e Selami’nin Hüseyin’e düşmesi derdi değildir…

Avrupa’nın göbeğinde Srebrenitsa’da binlerce insan katledildi; herkes sırtını döndü. Aynen Gazze’de katledildiği gibi… Avrupa’nın bütün yöneticileri sırtını döndüler... Ta ki Ukrayna- Rusya Savaşında ABD’nin taraf değiştirdiği zaman dilimine kadar. Ondan sonra Gazze’yi kendilerine ait bir kaldıraç olarak değerlendirmek için oraya ait sanki bir inisiyatif geliştirme arzusu içerisinde oldular. Sadece o da değil; Libya’da yaşananlar, Lübnan’da yaşananlar… “Afganistan’a huzur getireceğim, barış getireceğim” diyerek orada 70 bin hektarlık uyuşturucu ekim tarlasını 300 bin hektara çıkarıp bütün dünyayı uyuşturucu ile karşı karşıya bırakan anlayışa kadar…. Irak’ta “demokrasi getireceğim” deyip ki oradaki Bağdat dünyanın en güzel şehridir; İstanbul’umuz ne kadar güzelse Bağdat’ta o kadar güzel bir şehirdir. Şiirlere, sanata, edebiyata, sanata konu olmuş bir şehirdir. Güzellikleriyle herkesi kıskandıracak bir şehirdir. Yerle yeksan edilmiştir yani medeniyetimize ait bütün varlıkların ortadan kaldırılmak istenmesi kadar…  

Onun için küreselleşmenin bugün karşı karşıya kaldığı bu durum ile ilgili birkaç rakam daha vereyim: Dünya’da 2000 yılında Gelişmiş G7 ülkelerinin- Kanada’dan ABD’ye, Almanya’dan İtalya’ya; Fransa’dan İngiltere’ye ve Japonya’ya kadar – dünya üretim/imalatı içerisinde payı %56’dır; bugün ise bu pay %32’ye düşmüştür.  2000 yılı içerisinde Çin %6 iken; bugün bu pay %31’dir. 2000 yılında ABD’nin milli geliri toplam10.8 trilyon dolardı; bugün 29 trilyon dolardır. Çin’in milli geliri 1.2 trilyon dolarken bugün toplamı 19 trilyon dolardır. Avrupa’nın 6,5 trilyon dolardı; bugün 18-18.5 trilyon dolar civarındadır. Bizim ise, 2002 yılında 238 milyar dolardı; bugün ise toplam 1,5 trilyon dolardır son çeyrekteki büyümeyle beraber.

Biz, 5 kat üzerinde büyüdük. Avrupa, bu süreç içerisinde ancak 2,5 kat büyüdü; ABD 2,5 kat büyüdü. Ama, Çin 16 kat büyüdü… Dünya’da bir başka dönüşüm söz konusu oldu. Yine bir rakam paylaşacağım: Dünya’daki 2000 yılında yaklaşık 850 bin civarında patent çıkıyordu. 2024 yılında dünyada çıkan patentin miktarı 3,6 milyon. 2000 yılında çıkan patentin %50’den fazlasını batı çıkarıyorken, 2024 yılının sonuna geldiğimizde; 1,8 milyon Çin; 270 bin ABD; 40 bin üzerinde Almanya; 11 bin Fransa; biz 10 bin… Biz de son 20 yılda yerli patent başvurularını oransal olarak artıran 3 ülkeden biriyiz. Dünya başka bir yere doğru gidiyor. Ve küreselleşme, bizim üzerimize yüklemeye ve ifade etmeye çalıştığı bu baskıyı, belki post-küreselleşmeyle belki de başka bir yöntemle beraber başka bir alana kaydırmaya çalışıyor…  Avrupa, son 50 yıl içerisinde 100 milyar doların üzerinde hiçbir şirket üretmedi. Fakat, ABD son 30 yıl içerisinde 1 trilyon doların üzerinde en az 3-4 tane şirket üretti; Tesla’danNVDIA’ya kadar…

Avrupa’nın ve batının temel problemlerinden bir tanesi ve çıkamayacağı problemlerinden bir tanesi de bürokrasidir.

Şimdi, buradan altını çizerek söylemek istiyorum: Avrupa’nın ve batının temel problemlerinden bir tanesi ve çıkamayacağı problemlerinden bir tanesi de bürokrasidir. Avrupa Birliği, kurulduğu andan itibaren bir ekonomik birlik olarak kuruldu; Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu. Şimdi hem ekonomik hem siyasal, hem sosyal hem de kültürel bir birlik olarak yoluna ve yolculuğuna devam etmeye çalışıyor. Bugün, Avrupa’da bir borç krizi var; batıda bir borç krizi var; doğru. Ama bir başka kriz daha var; büyük bir bürokrasi krizi var ve demokrasi krizi var; bunu başta söyledim. Ama şöyle açmama müsaade edin: Almanya’da oy kullanıyorsunuz. ABD ile Trump ile birisi görüşüyor tüm Avrupa adına ve bir karar vericilik ortaya koyuyor. Görüşen kişi, Von der Leyen. Peki, bu yetkiyi, görüşme yetkisini – yani Avrupa’nın, egemenlik yetkisini Almanya’nın egemenlik yetkisini, Avusturya’nın egemenlik yetkisini, Hollanda’nın egemenlik yetkisini- yani halkın “ben sana benimle orada benim hakkımı, görüşme temsilini sana veriyorum diye bir değerlendirme ile ilgili görüşüyor değil. Sağcılık neden yükseliyor? Göçmen krizi üzerinden yükseldiğini değerlendirenler çok; ben katılmıyorum. İngiltere’nin bütün sokaklarında siyahi insanlar var; bugün mü geldiler? Bir düşünün… Fransa’da beyazdan çok siyahi insanlar var bugün mü geldiler? Müslümanlar var bugün mü geldiler? On yıllardan beri geliyorlar. Göç dünyanın en temel gerçeklerinden bir tanesidir. Ve bundan sonra da devam edecek. Bu demografi krizi devam ettikçe, nüfus krizi devam ettikçe, bu daha da devam edecek. Bu da bir sonuçtur. Avrupa Birliği başarısız bir proje oluşturmuştur. İlk önce demokrasiyi öldürmüştür; çünkü bir insanın en temel haklarından bir tanesi oy hakkıdır; vergi vermektedir ve ülkesine çok ciddi bir şekilde katkıda bulunmaktadır; vatandaşlık hakkını kullanmaktadır. Bu hak, onun iradesi olmadan devredilemez. Bugün devredilmektedir. Ve bir bürokratik bir mekanizma – ben çok fazla karşı karşıya kaldığım için Avrupa Birliği’nin bürokratik mekanizmalarıyla, bunu çok net bir şekilde görebiliriz- siyasetçilerle oturur konuşursunuz; bir noktaya gelirsiniz, hatta mutabık kalırsınız; ama iş bürokrasiye geldiği andan itibaren büyük bir fren mekanizması ile karşı karşıya kalırsınız. Çünkü, çok büyük bir kütlenin ortak bir menfaati söz konusudur. Hareket kabiliyeti yoktur; karar kabiliyeti yoktur.

21. yüzyıl karar verebilenin öne geçtiği bir yüzyıl olacak

Şimdi size, 21. Yüzyılın en önemli şifresini söylüyorum: 21. yüzyıl karar verebilenin öne geçtiği bir yüzyıl olacak; Avrupa’nın en büyük sorunu kararsızlıktır. Bazen kararsızlık önemlidir. Karar vermemek de önemlidir. Size zaman kazandırır; meseleyi görürsünüz. Bugün Trump’a bakınız; her gün bir karar veriyor. Neden veriyor? Çünkü kendi ülkesinin yukarıdan aşağıya gittiğini; üretiminin düştüğünü, ülkesinin ortaya koyduğu bugüne kadar attığı adımların kendisine ve ülkesine gelecekte çok büyük maliyetler ödeteceğini görüyor; Çin’le rekabetini, doğuyla rekabetini, Hindistan’ın ve Çin’in yükselişini görüyor ve buna ait onları ortadan kaldıran, kaldıracak değil; onları dengeleyecek bir politika ortaya koymaya çalışıyor; bir denge politikası ortaya koymaya çalışıyor. Ve bunun için de karar almak zorunda olduğunu düşünüyor. Eksik, yanlış, doğru ama karar alarak devam ediyor. Şimdi, Avrupa Birliği’nin en temel problemlerinden bir tanesi, Avrupa’nın temel problemlerinden bir tanesi bir kararsızlık sürecidir ve bu kararsızlık süreci devam ediyor. Büyük bir güven krizi var; büyük bir kültürel kırılım var; maneviyattan ayrılan; kendi değerlerinden ayrılan… Büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya. Büyük bir nüfus kriziyle karşı karşıya. Başta söylediğim gibi bir güvenlik krizi ile karşı karşıya ve bir medeniyet krizi ile karşı karşıya. Bunu çok net bir şekilde görüyoruz.

ABD ile Çin, Avrupa’ya acımasalar, bugün otomotiv sanayisini 2-3 yılda bitirirler. Avrupa’nın büyük ekonomik mirasından biraz daha istifade etmek istiyorlar.

Size başka bir cümle ile şunu anlatmak isterim: ABD ile Çin, Avrupa’ya acımasalar, bugün otomotiv sanayisini 2-3 yılda bitirirler. Avrupa’nın büyük ekonomik mirasından biraz daha istifade etmek istiyorlar. Çin ve ABD elektrikli araçlarda çok üst noktaya geldiler; robotlarda ve yapay zekada çok üst noktaya geldiler. İkisini de söylüyorum. Ama Avrupa, bu bürokratik mekanizması sebebiyle hala yapay zekanın kodlarının nasıl kullanılması lazım geldiğini değerlendirmek için birbiriyle bir görüş alışverişi içerisinde bir yapılanma içerisinde gitmeye devam ediyor. Elektrikli araçlarda üstün geldiği noktayı şimdi uçan arabalarla sağlayacaklar çok yakın bir zaman içerisinde. Ve robot teknolojisi- insan yerine konulan robot teknolojisi, hem Çin’de hem de ABD’de bambaşka bir noktaya gelmiş olacak. Avrupa tam da bunun altında kaldı. Buradan muradım şudur: biraz önce son 150 yıl olarak nitelendirdiğim Avrupa – ABD imparatorluğu güncelliğini yitirmiştir. Gazze tesadüf bir olay değildir. ABD İsrail İmparatorluğu başlamıştır. İsrail bugüne kadar hep diğerlerinin gerisinde kaldı; hep kendi altyapısını hazırlar; bir takım yoğunlaştığı sektörlerde güçlenmeye çalışır; dünyayı lobiler, diasporalar üzerinden yönetmeye çalışır; dünyanın kültürel politikalarına arka planda müdahale eder… İsrail’in 3.04 politikası var; eğer nüfusta 3.04 üzerine o yıl gelmiyorsa, dışarıda yaşayanlardan, hangi ülkeye mensup olursa olsun, oradaki Musevilerden ülkesine vatandaş yapma ve transfer etme politikasını getirdi ve 3.04’ü yakaladı. Madem onlar için nüfus 3.04 oranında bu kadar etkili, bizim ülkemizde yıllarca neden aile planlaması yapıldı? Daha önemli bir şey daha söyleyeyim İsrail ile ilgili. Dünya’dan bir takım örnekler vererek dünyanın nereye gittiğini; aslında görünenin dışında nasıl bir mekanizma oluşturmak istediklerini  anlatmaya çalışıyorum. Örneğin, İsrail’de geniş aile içinde yaşayanların hayatları; 2 kişi yaşayanların ve 3 kişi yaşayanların hayatlarından çok daha kolay; çok daha ucuz; çok daha maliyetsiz; geleceğe ait çok daha teşvik edilir. Bütün bu sistemi, bunun için kurdu ve kurmaya devam ediyor. Buradan muradım şudur: 1- bugün küreselleşme ve batı çok güçlü bir çöküş içerisindedir ve bunu devam ettirmektedir. 2- Avrupa, eğer bu istikametinde giderse buradan çıkabilme kabiliyetinde değildir. Birkaç sektör içerisinde kendisine yer bulabilirse olur; yoksa tarihsel güzel bir gezinti alanı olacaktır. Hepimizin Köln’deki katedrallerini gördüğünde veya Avusturya Viyana’daki tarihi yerlerini gördüğünde veya Venedik’teki tarihi yerlerine şahit olduğunda herkesin evet çok güzel bir tarih; çok güzel bir geçmiş ve evet çok güzel işler yapmışlar diye ortaya koydukları bir süreç.

Peki bu küreselleşme neden kendine ait böyle bir sonuçla karşı karşıya kaldı? Şimdi size başka bir şey daha söyleyeceğim: Çin, Devlet Başkanı Şi Çinping, bundan yaklaşık 1,5 ay önce kendi ülkesinde CEO’larla karşı karşıya geldi ve oturdu ve bir 6-7 saatlik bir toplantı yaptı. Ben toplantının özetini bize yansıyabildiği kadar okudum ve çıkardığım dört tane sonuç var: Şi Çinpingdiyor ki Birincisi, siz, Çin Komünist Partisi ilkelerine bağlısınız. İkincisi, Çin tipi sosyalizmi güçlendirmekle sorumlusunuz. Üçüncüsü, verimlilik ve kaliteden vazgeçtiğiniz anda külahları değişiriz – yani size karşı yaptırımlarımız olur. Dördüncüsü, dikkat edin, kazandığınız paralarla benim milletimi ahlaksızlaştıramazsınız. Peki, biraz önce bir tablo ortaya koydum; anlıyoruz ki batıdan doğuya doğru bir kayış söz konusu. Bu bugünün işi değil; uzun zamandan beri var. Bu bir süreç ve bu süreç devam edecek. Bugün ABD’nin yaptığı da bu süreci ne kadar “durdurabilirim” katkıdır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Refah Sınır Kapısındaki aciz fotoğrafı, küreselleşmenin kurumlarının da yerle yeksan olduğu fotoğraftır…

Bugün, batı şunu oturmuş ve düşünmektedir: biz refah toplumu dedik; sözde insan hakları dedik, sözde temel hak ve hürriyetler dedik; sözde hukukun üstünlüğü kavramlarını ortaya koyduk. Biz ekonomimiz yükseltmeye çalıştık; disiplin ortaya koyduk, sanayileşme ortaya koyduk. Ama geldiğimiz noktada, Çin, Çin tipi sosyalizm ile birlikte bizi yerle yeksan ediyor. Batı’nın temel problemi budur ve buradan çıkamayacak; çünkü, oraya öykünmeye başladı. Fransız Bayart aslında, Çin’in demokrasisiz belli bir noktaya gidebildiğini ifade etmeye çalışıyor; dünya orayaöykünmeye başladı. Ve önümüzdeki çeyrek asır, demokrasinin daha yükseldiği bir dönem yaşamayacağız; milli iradeden bahsetmiyorum. Biz, bizim hayatımızda bunu göreceğiz. Neden? Pandemiyihep beraber yaşadık mı? Yaşadık. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) dünyaya bir nasihatini duydunuz mu? Duymadınız. Pandemiyle dünya tek başına uğraştı; herkes bir başına uğraştı. Pandemide DSÖ’nün bir nasihatini duymadık. Küreselleşmenin en önemli olan aktörlerinden bir tanesiydi; kimin egemen olduğu dabelli. İki, sabahtan akşama kadar Trump, ülkelerin gümrük vergilerini yükseltiyor; indiriyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün bir katkısını ya da itirazını gördünüz mü? Göremezsiniz. Üç, Gazze’den ta Venezüella’ya kadar dünyanın birçok ülkesinde çok ciddi bir şekilde haksızlık, zulüm, soykırım, katliam… her şey yaşanıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Refah Sınır Kapısındaki aciz fotoğrafı, küreselleşmenin kurumlarının da yerle yeksan olduğu fotoğraftır: “Ben bir şey yapamıyorum artık”.

DTÖ’den DSÖ’ye BM’ye kadar hatta AİHM’e kadar – hepiniz burada şahitsiniz: başörtüsü meselesinde AİHM’nin verdiği karar bir hukuk kararı mıydı yoksa bir siyasi karar mıydı? Efendilerinin istediği siyasi karardır! Şimdi kendi açtıkları kuyuya çok net bir şekilde kendileri düşmektedirler. Sizin önünüzde yeni bir tarih inşa ediliyor derken anlatmak istediğim buydu. Siz yeni bir tarihin şahitleriniz derken anlatmak istediğim buydu.

Bizim ülkemizin şifresi milli irade ve istikrardır

Peki, bizim ülkemiz nerede duruyor? Evet dünyada bunlar oluyor; peki biz sırtımızı mı dönüyoruz? Başkan, Genel Başkan yardımcılarımız burada; her biri Türkiye’nin önemli siyasi aktörleridir ve büyük işlerin ve büyük mücadelelerin içerisindedirler. Yaptıkları işler kolay işler değil; zor işlerdir. Bizim ülkemizin şifresi milli irade ve istikrardır. Bizim 300 yıl batıyla aramızda bir kopukluk ve açıklar var. Biz bunu kapatmak zorundayız. Bu kapatılmaya çok çalışıldı; her kapatılmaya çalışıldığı dönem içerisinde Türkiye, bir istikrarsızlıkla karşı karşıya bırakıldı. 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat, toplumun hep farklı kesimlerinin – bazen de aynı kesimlerin- Türkiye’nin yönetiminden, geleceği düşünmekten, medeniyetine ve değerlerine sahip çıkmaktan korkutmak ve uzaklaştırmak üzere inşa edildi.

1961 anayasası Türkiye’nin üzerine bir örtü olarak
; bir yazılım olarak getirildi. Yazılımınız farklı olursa sonucunuz, çıktınız hayırlı bir şey olabilir mi? Olabilmesi mümkün değildir. 1961 Anayasası, bu topraklara uygun bir anayasa değildir. Kıymetli genç arkadaşlar, beyaz rengini sevmeyebilirsiniz; siyah rengini sevebilirsiniz;kırmızı rengini sevmeyebilirsiniz; kırmızı giyersiniz ben bunu sevmedim dersiniz; biz 10 kişi “hayır bu renk sana çok yakıştı” diyebiliriz; ama siz o rengi sevmemişsinizdir. 1961 Anayasası, bizim medeniyetimize, kültürümüze, değerlerimize uygun bir şekilde yapılmamasına rağmen bir yazılım yapıldı. Birbirimizin arasındaki ilişkiler, toplumsal sözleşmemiz bu bizim; ama bize bütün Avrupa, ABD ve onların distribütörleri dediler ki bu, özgürlükçü bir anayasadır. Oysa, Türkiye’nin siyaset aklını, düşün aklını, bütün değerlerini kontrol altına alan ve istediği istikamette götüren, başaramasa da ona müdahale eden bir anayasadır. Türkiye’de o tarihten itibaren şunu bilmenizi isterim:

Menderes’ten Demirel’e Erbakan’dan Ecevit’e Türkeş’e kadar o dönem içerisinde bulunan herkes, Türkiye için elinden geleni yapmaya çalıştı. Cesameti yetmediği yerler oldu; yetmedi. Türkiye o zaman o kadar güçlü değildi. Türkiye son çeyrek asırda ayakları üstünde durabilen bir ülke oldu.Sadece şu rakamı vereyim: Bizim yenilenebilir enerji kapasitemiz 2002 yılında 12 bin megavattı; bugün bunu 5 kat çıkardık ve 60 bin megavata çıkardık. Türkiye’nin kendi yerli elektrik üretiminin içerisindeki payı %60’tır. Türkiye’nin o gün öyle bir kapasitesi yoktu; Türkiye’nin o gün öyle bir süreci de yoktu. Haklı olabilirsiniz; Türkiye geldi bizi Almanya’ya bıraktı diyebilirsiniz. Şuna inanın: Türkiye’nin o gün Türkiye’den size Almanya’da sahip çıkabilme kapasitesi de çok yoktu. Biz büyük bir devletin ahfadıyız: Düvel-i muazzama Osmanlı… Ama devletler de insanlar gibi bazen cesameti yetmeyebilir. Yetmedi… Bunu böyle bilin. Ama bugün başka… Bugün oy kullanabildiğiniz, siyasi iradenizi ortaya koyabildiğinizdönem… -Ben geçen Stuttgart’a geldiğimde mutlu oldum. Almanya’nın da bu konuda burada yaşayan insanları kabul ettiğini gördüm. Çok yıllar önce geldim; defalarca geldim. Orada nasıl muamelelerle karşı karşıya kalındığını gördüm; ama ben o tarihlerin de eskide kalındığına şahit oldum. Hangi dönemde? Bu dönemde şahit oldum. Neden? Bir taraftan onların da bakışları değişti; diğer taraftan da Türkiye’nin cesameti güçlü bir şekilde yükselmiş oldu. Neden? İstikrar ve milli iradeyle beraber… Sadece o değil; bir taraftan onu yaparken, biz sadece enerjimizin %10’unu Mersin Nükleer Santralinden alabileceğiz – tüm harcamamızın %10’unu. Orada bir nükleer santrali kuruyoruz. Neden? Tam bağımsızlığımızı sağlayabilmek ve temin edebilmek için Gabar’da petrol çıkaramamıştık; bugün Gabar’dapetrol çıkarıyoruz: Günlük 81 bin varil; yıllık 2 milyar dolarlık bir avantaj. Şimdi inşallah Diyarbakır’da çıkaracağız. Biz Sakarya gaz sahasında yaklaşık 790 milyar metreküp gaz bulduk. Bu bulduğumuz… Şu anda 4 milyon hanenin üzerindeki haneye, insana gaz veriyoruz. Dün cesametimiz olmadığı için bu yoktu; bugün cesametimiz var… Çünkü, milli irade ve istikrar, yaklaşık 23-24 yıldır Türkiye’yi bir noktaya yakaladı. Bazen hızlı koşarsınız ama aynı istikamette koşarsınız… Bazen rahvan gidersiniz dinlenirsiniz; bazen sohbete dalarsınız, bazen de ok gibi yerinizden fırlarsınız ama istikametiniz aynıdır. Dün bizim Ayasofya’yı açma gücümüz yoktu; size bir hikayemi anlatayım: Biz İstanbul’da doğduk büyüdük. 1980 öncesi ya da sonrası olabilir. Rahmetli dedem beni İstanbul’da Selahattin Camiler dediğimiz büyük camilere Cuma namazına götürürdü. Bizim mezarlıklarımız Eyüp Sultan’dadır. Cuma namazı önce mezarlıklar ziyaret edilir; sonra da biz Eyüp Sultan’ın çocuğuyuz orada dua ederiz. Oradan da Büyük Camilere gideriz Süleymaniye, Fatih Sultan Mehmet, Yeni Camii, Edirnekapı MihrimahSultan… Her biri, tarihin bize emanetidir… Yani Harezmi’nin cebiri emanet ettiği gibi emanetidir, İbn-i Sina’nın tıbbı emanet ettiği gibi emanetidir; İbn-i Haldun’un sosyolojiyi emanet ettiği gibi emanetidir. Bunların her biri bize emanettir. Sultan Ahmet’e giderdik-dedem 1940’lı yılların sonunda Karadeniz’den İstanbul’a gelmiş; mübarek bir adam Siyah bir beresi; beyaz sakalı, hâkim yaka gömleği; temiz giyinen, kendine temiz bakan, çakır gözlü, uzun boylu, ince bir adam-. Ben ziyaretlerden birisinde “dede, biz bu Camiye neden gitmiyoruz dedim? Koskoca adam bacağı boyundaki çocuğa cevap veremeyecek durumda kaldı. Kafasını eğdi; Allah bize nasip etmedi; inşallah size nasip eder dedi.

Biz 23 yıldır sadece ekonomik makasımızı kapatmıyoruz; yitiklerimizi de buluyoruz, yitiklerimiz ile de buluşuyoruz

Bu benim ötekisinin Ahmet’in Mehmet’in kendisinden çok daha kıymetli bir şeydir. Büyük bir istikametin yolculuğuna gidiyoruz. Suriye’de zannediyorum Afrin’in kırsalındaydı 80-85 yaşında bir kadın gördüm; onları çadırlardan briket evlere almaya çalışıyorduk. Yanında bir torunu var. “Babası nerdededim? Şehit oldu dedi. ufak bir çocuk… İstersen seni Türkiye’ye götüreyim dedim. Hayatım boyunca unutmayacağım bir ders verdi: Türkiye büyük bir ülkedir; gücünüz yetiyorsa beni Halep’e götür dedi. Halep yakılmış yıkılmış bir şehirdi. Aynen Bağdat gibi, tesadüf değildir. Nasıl bir nöbet aldığınız anlatmak için söylüyorum. Ve kolay dönemlerden geçmedik. Ben AK Partide AR-GE Başkanlığı yapıyordum. Suriye ve Suriyeliler ile ilgili sürekli araştırma yapardık; kendi seçmenimiz dahi Suriye politikasında bize verdiği destek %30’u aşmıyordu. Ama değer başka bir şeydir. Nöbet başka bir şeydir. Tayyip Erdoğan, bütün bu süreçleri görmesine rağmen, orada karnına şiş batırılan anneleri yalnız bırakmadı. Etrafında birçok insan, Türkiye’de birçok mahfillerden etkilenen insanlar bunları geri gönderin dedi; her seçim zamanında tartışmalar yükseldi. Bizi batı medeniyeti gibi ırkçı bir konuma yönlendirmeye çalıştılar. Biz ırkçı değiliz… Ve Tayyip Erdoğan seçimi kaybetme pahasına ve bunları gönderin denmesi pahasına, buradan eğer gönderilse, belki bir olumlu sonuç olur mu olmaz mı değerlendirmesine bile girmeden biz o insanları ölüme terk edemeyiz dedi. Ve 25 milyon insan yaşar Suriye’de. Şimdi 17-18-19Milyondur ama geri dönüyorlar… Biz bunların 12.5 milyonuna direkt şu ülkenin insanları olarak el uzattık. Çünkü, şunu hiç unutmayın, biz 100 yıl önce onlarla aynı sancak altın bir millettik; aynı millettik. Biz onu hiç unutmadık.

Siyaset ve devlet yönetimi popülist politikaların peşine takılmak değildir. Siyaset ve devlet yönetimi, aslında, medeniyetimizin ve değerlerimizin karakterinden ayrılmamak demektir.

Bizim milletimiz, bütün dünyaya ders verdi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sayesinde… Kıymetli arkadaşlarım, aynen böyle olduğu gibi, Suriye’de meselesinde Sayın Cumhurbaşkanımız haklı çıktı. Biz, o yaşlı anneyi yaşıyorsa – inşallah yaşıyordur- Halep’e kendi bölgesinde gönderebilme fırsatına sahip olduk. Ama sadece ona sahip olmadık; şuna inanın: Allah bizimle beraberdir; biz doğru istikamette gidiyoruz. Dünyanın da biraz önce anlattığım istikametinden dönebilme imkanı yoktur.  Bize medya ve sosyal medya üzerinden hegomenik bir anlamla etkilemeye çalışmaları beyhudedir; boşunadır… Bu trendin dönebilmesi de mümkün değildir. Bu trend dönmeyecektir… Biz tarihin doğru yerinde duruyoruz. Biz bugün Türk dünyasıyla, Ortadoğu’yla, Orta Asya’yla ve Balkanlarla – aynen pergelin sabit ayağının Anadolu fikrine ihtiyacı olduğu gibi- sabit ayağını oraya koyuyor. Elbette ki batıyla da ilişkilerimiz olacak; elbette ki doğuyla da ilişkilerimiz olacak. Ama bir vadi içerisinde kendi coğrafyamızın ve kendi değerlerimizin anlayışıyla bu, bugün Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu bir vizyonla beraber devam edecek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi adına uzun yılların ortaya koyduğu bir müktesebatla, birikimle, tecrübeyle bugün bir politika oluşturmuştur. Ve bu politika Ukrayna- Rusya dahil olmak üzere, Gazze dahil olmak üzere, Suriye meselesi dahil olmak üzere, dünyada cari bir politika haline gelmiştir. Bu politika, cesametimizin – yani büyüklüğümüzün, ekonomik büyüklüğümüzün, yüzölçümü büyüklüğümüzün, aynı zamanda da insan nüfusumuzun üzerinde bir etki oluşturmuştur ve oluşturmaya devam edecektir.

Bu çeyrek asır, bundan sonraki tüm yürüyüşünün karakterini çok net bir şekilde oluşturmuştur…

Gözden kaçırmamamız gereken bir şey var: Türkiye sadece Türkiye değildir derken bu bir hamaset değildir; Türkiye’nin arkasında koskoca bir Türk dünyası vardır. Bu bir hamaset değildir. Aynı düşünüyoruz. Ülkeleri bir arada tutabilecek unsurlardan bir tanesi medeniyettir; değerlerdir, dindir; inançtır, kader birliğidir; aynı insanı olabilme kabiliyetidir ve biz bunu sağladık. Bu çeyrek asır, bundan sonraki tüm yürüyüşünün karakterini çok net bir şekilde oluşturmuştur. Geçmişin katkısı var mı elbette çok var. Geçmişimizi rencide ederek, kötüleyerek bir noktaya varamayız. Yıllarca bizi Osmanlı’yı kötüleyenlerin bizi yetiştirirken ve büyütürken, onu farklı bir şekilde göstermeye çalışanların oyununa bizi düşürmeyin sakın. Etrafımızdaki coğrafyadaki hiçbir Müslüman ülkeyi, İran dahil olmak üzere, başkalarının tezgahına ve oyununa gelerek, ayrıştırmayalım. Çok büyük bir yanlışlığın ve oyunun içine düşeriz. Tayyip Erdoğan, Selçuklu’nun Osmanlı’nın ve gelecek Türkiye’sinin ortaya koymuş olduğu bir anlayışı, bütün toplumumuza ve bütün coğrafyamıza zerketmeyeçalışıyor. Bu fetihçi bir anlayış değildir; kimsenin ürkmesine korkmasına gerek yoktur. Bu konuşmamın içinde söylediğim, aslen vicdana dayalı; iyilikleri anlatmaya ve kötülüklerden sakındırmaya dayalı bizim sosyolojimizin ta kendisidir. Bu başka bir anlayış değildir. Biz dünyanın her ülkesine her türlü zamanda yardım edebilme kabiliyetini ortaya koyduk. Liderimize güvenin!

Terörsüz Türkiye’ye geçmeden Terörsüz Türkiye’ye dayanak olacak bir şeyi dile getirmek isterim: Dershanelerin Türkiye’de kapatılması, Türkiye’nin bağımsızlığı için çok önemli bir adımdır. Benim de içinde olduğu olduğum dar bir grupta Cumhurbaşkanımız bu konuyu müzakere etti. Birçok arkadaşımız, bunları kapatmasak da tabanla bir şey içine girmesek diye iyi niyetli görüşlerini ortaya koydular. O kesin kararını verdi. O gün yine, bizim yanımızda, bizimle beraber olan insanlar buna karşı çıktılar. Kim haklı çıktı? Cumhurbaşkanımız haklı çıktı… Biraz önce bahsettiğim, Ayasofya meselesi söylenirken, daha zamanı var kardeşim o işleri karıştırmayın derken, Ayasofya açıldığı zaman kim haklı çıktı? Bakınız, sevgili gençler bir hikayemi daha anlatayım: Rahmetli Aydın Menderes vardı – Adnan Menderes’in oğlu- beni aradı 2010 yılının ortalarında 2011’de de vefat etti  zatenben daha o zaman AK Parti’de değildim. Dedi ki Süleyman, Tayyip Bey’e Taksim Camii konusunda yardım etmemiz lazımdedi; anlamadım dedi. Dedi ki yaşarım yaşamam, benim sana tavsiyemdir: abin olarak da söyleyeyim: Taksim Camii, Türkiye’nin bağımsızlığının sembolüdür; oraya Camii’yi diktiği andan itibaren Türkiye’deki iç vesayet yıkılmıştır dedi. Ayasofya da Türkiye’nin dış bağımsızlığının sembolüdür; orası da açıldığı zaman Türkiye dışarıda bağımsız bir ülke olacaktır dedi.Orada da haklı çıktı. Biraz önce söylediğim Suriye meselesinde de haklı çıktı.

Sayın Cumhurbaşkanımız ve Sayın Devlet Bahçeli’nin ortaya koyduğu ve bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün unsurlarıyla beraber, Türkiye’yi ve çevremizdeki coğrafyayı terör örgütünden arındırmak için yürütülen Terörsüz Türkiye programında da Tayyip Erdoğan haklı çıkacak

Bu nedir biliyor musunuz? Biz bunu başardığımız andan itibaren, Türkiye’nin hedefe koyduğumuz 1 trilyon dolarlık ihracatından daha büyük bir güçtür bu. Bu bize yıllardan beri kurulan bir oyunu, asimetrik bir hamleyle geri döndürmektir. Yıllarca, benden önce de bizim dönemimizde de bizim uğraştığımız dönemden sonra, bizim dönemimizden sonra da terörle mücadele etti Türkiye; herkes emek verdi, herkes fedakarlık ortaya koydu. Özellikle de gazi ailelerimiz; şehitlerimiz, şehit ailelerimiz… Ama 1978 veya 1984; sadece o kadar değil 150 yıllık bir zihni kırılmaya; zihni bölünmeye Türkiye’yi taşıdılar. Herkesin birbirinden endişe ettiği; herkesin birbirinin arkasından konuştuğu, acaba diye soruların herkesin birbirine sorduğu bir süreç yaşadı Türkiye. Ben inanarak söylüyorum: biz Terörsüz Türkiye’yi bitirelim; Bağdat da, Kabil de, Özbekistan’dan Türkmenistan’a Kırgızistan’a kadar Tiran’dan Kosova’ya kadar bütün coğrafya huzur bulacaktır. Niçin biliyor musunuz? Dünya fikrini kaybetmiştir. Dünyada lider kalmamıştır; kâht-ı rical vardır. Dünyada güvenilir ülkeler de yoktur. Türkiye bugün hepiniz görüyorsunuz ki, dünyada birbirine benzemez ülkelerin güvenilir ülkesi haline gelmiştir. Bugün, hepsi, savrulmaktadır; Türkiye, bu savrulmanın içerisinde milli irade ve istikrarla beraber ayaklarının üstünde durmaktadır. Güvenilir bir fikri vardır: fikir Anadolu fikridir. Gazze’ye ilk sesini çıkartan ve o günden itibaren uluslararası alanda mücadelesini sürdüren bir ülkedir. Suriyelilere sırtını dönmeyen bir ülkedir. Libya’da uluslararası sistemin manipülasyonlarına gelmeden adaleti ve vicdana sahip çıkan bir ülkedir.

Dünyayı kötülük değil; iyilik fethedecektir! Bunu hiç unutmayın

Bir örnek daha vermek istiyorum size; ondan sonra da dünyanın neye ihtiyacı olduğunu söyleyeceğim. Bakan olduğumuz dönemlerde, Bangladeş’e gittik. Nasıl bir ülkede olduğumuzu ifade etmek için söylüyorum. Bangladeş’te Arakan Müslümanlarını ziyaret ettik. 10-15 metrekarelik bir kulübenin içerisinde 20 tane kafa uzanıyordu; yüzlerce kulübe... Bir insanın zor yatıp kalkacağı bir yerde onlarca kafa uzanıyordu. Biz oradaydık. TİKA’mızla, Diyanetimizle, İHH’mızla, Kızılay’ımızla, bütün o bildiğiniz STK’larımız ile birlikte; Sağlık Bakanlığımızla ve hastanemizle oradaydık. Öyle bir güven oluşmuş ki, binlerce kilometre öte… Oradaki yöneticiler ile bir araya geldik. Onları oradan okyanusun içindeki bir adaya taşımak istiyorlardı 300 bin kişiyi – bir milyon kişi var. Onlar da gitmek istemiyorlar. Ve bize bir şey sordular: “eğer siz bizim gitmemizi isterseniz, biz gideriz” dediler. Bu ne büyük bir sorumluluk… O kadar çok Müslüman ülke var; onların kendi bulunduğu Bangladeş var; Avrupa var; dünya var; onlar da gitmelerini istiyorlar. Sadece siz bizim gitmemizi isterseniz biz gideriz diyorlar. Bu büyük bir sorumluluktur… Sayın Cumhurbaşkanımız Lübnan’a süt gönderilmesi talimatını verdi; fukaralıktan ve ekonomik yoksunluktan çocuklar süt içemiyordu. Lübnan Başbakanı geldiğinde Sayın Cumhurbaşkanımızdan böyle bir talepte bulundu. Biz buradan gemilerle oraya süt ve gıda seferleri yaptık Türkiye olarak. Sonra bir gün AFAD Başkanımız – şimdiki Edirne Valimiz- gitti oradakidurumu görmek için. Oradaki insanlarla bir araya gelmişler ve şöyle söylemişler: “Denizin karşısında bir ülke var ve orası iyi insanlar ülkesi”. Dünyayı kötülük değil; iyilik fethedecektir! Bunu hiç unutmayın. Biz istikametimizi aynı şekilde devam ettireceğiz. Dünyanın güvenilir ülkelere ihtiyacı var; dünyanın fikirlere ihtiyacı var ve dünyanın güvenilir liderlere ihtiyacı var. Güvenilir ülke Türkiye’dir; güvenilir fikir Anadolu fikridir, güvenilir lider de Recep Tayyip Erdoğan’dır. İstikametimiz belli. Ayağımızı doğru bir yere bastık tarihin doğru bir yerinde duruyoruz ve özellikle şunu söylemek isterim: çok önemli bir misyonunuz var. Farklı işlerde olabilirsiniz; siyasetin içinde olabilirsiniz, sivil toplumda olabilirsiniz. Dünyanın yükselen değeri beceridir. Beceri önemli bir şeydir; becerilerinizi artırın. Hele bulunduğunuz yerde en önemli kıt kaynaklardan birisidir beceri. Dünyanın her yerinde öyledir; ama burada da öyledir. Beceri kıt kaynaktır. Değerlerinizden sakın vazgeçmeyin; istikametinizden sakın vazgeçmeyin.  Mehmet Akif der ki “Ulvî gayelere müteveccih bulunan emekler, “hicrâna” uğrasa da “hüsrâna” uğramaz”. Yani bir takım yüksek hedefleri olanlar, bazen hicrana uğrarlar, üzülürler ama hüsrana uğramazlar; çünkü biz “say” ile yani çalışmak ile memuruz; biz tevfik ile memur değiliz diyor. Onun için, bizim dünyadaki diğer insanlara vaaz edeceğimiz iş Hak’tır; vicdandır; çalışmaktır. Allah bunları sağlayanları mükafatlandıracaktır. En önemli işimiz ailedir yani, aile bizim için vazgeçilmezdir. Dikkat ederseniz, ailenin temel değerini ortadan kaldırmayı hedef alan küresel bir sağanak var; bu küresel sağanağa karşı şemsiye tutmak bizim zaruretimizdir. Bunu bütün dünya milletlerine yapmalıyız – din, dil ırk ayırmadan. Herkesin geleceği nokta burasıdır. Bugün Avrupa’nın yaşadığı temel krizlerden bir tanesi medeniyet ve kültür kırımı derken esas itibariyle bundan bahsediyorum. Buraya dönmek zorundalar. Ve döneceklerdir de. Döndükleri gün, neyi kaybedecekler; ondan sonra neyi kazanacaklar bu onların sorunudur.

Ama bize de vaaz edilen bir şey vardır. Bakın üçüncü kez söylüyorum: iyilikleri anlatmak; kötülüklerden sakındırmak durumundayız. Ailelerinize, değerlerinize, inancınıza sahip çıkın; aman birileri öyle söyleyecekmiş, birileri böyle söyleyecekmiş. Birileri adına hüküm kurulmaz; Hak adına hüküm kurulur. Bununla beraber devam edin. Çalıştığınız zaman belki Cenab-ı Allah, çalıştığınız saat ve dakikada vermez hiç unutmayın; ama sonrasında sizi mükafatlandırır. Belki o dakikada verir. Benim hayat tecrübem budur. İşe giderdim; defalarca kilometrelerce yol giderdim teklifverirdim olamazdı; döner iş yerine gelirdim. Otururdum. Gittiğim yerden çok daha büyük iş gelirdi- Allah’ın bereketiydi. Biz Müslümanız. Teslim olanız. Teslim olacağız. Çalışacağız; gayret göstereceğiz, mücadele edeceğiz; vicdanımızı dinleyeceğiz. Eksikliklerimiz yok mu? Affeden Allah’tır. Onu böyle bileceğiz.

Türkiye’nin 6-8 yıl daha Tayyip Erdoğan’a ihtiyacı var

Yine bizim temel hedeflerimiz var; bunu da unutmamanızı istiyorum: Türkiye’nin 6-8 yıl daha Tayyip Erdoğan’a ihtiyacı var; bunu da ısraren söylüyorum başından itibaren 2 yıldır 3 yıldır 4 yıldır… Dünya’da kaht-ı rical varken, bir ülke tecrübesiyle, bilgisiyle, bugüne kadar attığı adımlarla ülkesini belli bir noktaya getirmiş liderine, “tamam senin dönemin bitti; sana Allahaısmarladık” diyemez; dememelidir. Demeyecektir inşallah… Çünkü dünyanın içinden geçtiği ve sizin de şahit olduğunuz bu dönem içerisinde biz de çok şeye şahit olduk.  Ama bugün Gazze’ye şahit olmak bile yeterlidir dünyadaki bütün haksızlıkları anlayabilmek adına. Buna şahit olmak dahi yeterlidir. Onun için, bizim kendi uçağımızı yapmamız gerekir; bizim kendi hava savunma sistemimizi yapmamız gerekir; kendi uçak motorumuzu yapmamız gerekir. Bütün dünyanın istikameti olan meslekleşme ve beceride biz onlardan geri kalmamalıyız ve özellikle tarım, gıdadaki bunlar dünyanın yeni yükselen yüzleridir – Türkiye bu istikamette önemli adımlar atmaktadır. Ve yine Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu bu anlayışla beraber bu iş yürümektedir. En önemlisi de nüfus meselesidir. Hepimize sorumluluk düşüyor. AR-GE Başkanı olduğum zaman Türkiye’nin doğurganlık oranı 2.12 idi; bugün 1.48’e düştü. Türkiye’nin ortanca yaşı 29.5 idi; bugün 34.5’tir. 5 yıl yaşlanmışız. Avrupa’nın 43.5. Onlardan her zaman 9-10 yaş genciz. Bir 20 yılımız daha var; ama bu 20 yıl içerisinde yapmamız gereken; aşağıya inen demografimizi yukarı çıkarabilecek hattı kurabilmektir. İstikametimiz budur. Bu istikameti sağlamlaştırmalıyız. Ve bu istikametimizi sağlamlaştıracağız. Bu dünyaya da örnek olmalıdır. Biz bunu yapabiliriz ve biz bunu gerçekleştireceğiz. Aksi taktirde – Türkiye’deki arkadaşlarıma da söylüyorum, size de söyleyeyim: Türkiye’den Suriyelilerin gitmesini isteyenler dahil gidecekler Suriye’ye ve diyecekler ki “siz Türkçe biliyorsunuz; ne olursunuz Türkiye’de yaşayın diyecekler. 20 yıl içerisinde İstanbul’un Aksaray semtinde Afrika’dan işçi getirme ajansı diye tabelalar asılacak. Bunlar çok uzun erimli zaman dilimleri değildir. Yaşadığımız zaman dilimi içerisinde bir insan hayatının bile üçte biri- dörtte biri bir zaman dilimleridir. Onun için, Avrupa için de dünyanın başka ülkeleri için de bu önemlidir; ama Türkiye için de bu önemlidir.

Cümlelerimi şöyle tamamlamak istiyorum: önümüzde büyük bir fırsat var. İyi bir çeyrek asır geçirdik Allah’a hamdolsun. Dünyada itibarımız gün geçtikçe yükselmektedir; altyapımızı tam anlamıyla iyi bir şekilde oluşturduk. Dönem dönem birtakım problemlerle karşı karşıya kalabiliriz; bunları aşabilecek kudretimiz, gücümüz, tecrübemiz ve bilgimiz var. Ama dünyanın bundan sonraki en önemli meselesi de robotlar değil; insanlardır. Sakın sizi yanıltmasınlar! Karar vereceğiniz, ortaya koyacağınız ve fikri ifade edeceğiniz her mesele önemlidir. Her biriniz önemlisiniz. Burada çok kıymetli fikirlerle, düşüncelerle donatılacaksınız. Allah bize nasip etti Ayasofya’da namaz kıldık; Cenab-ı Allah bize nasip etti; Emevi Camii’nde namaz kılındı. İstikbalimiz ve istikametimiz devam ederse, Allah bize Mescid-i Aksa’da namaz kıldıracak inşallah. Benim inancım tamdır.

Medeniyetimizi bütün dünyaya iyilikleriyle anlatmak temel vazifemizdir

Sizlerle gurur duyuyoruz. Burada çok güzel bir nesil yetişiyor. Size ihtiyaçları var, bunu unutmayın. Dünyanın trendinde size ihtiyaçları var. Siz de bulunduğunuz yerle uyumlu bir şekilde, sürekli katkı koyarak, sürekli iyilikleri anlatarak, sürekli örnek şahsiyet olarak ve sürekli çalışarak hem ülkemizle, hem burayla, hem dünyayla, hem gelecekle; dua ederek ve annenizin, babanızın, ailenizin, yakınlarınızın duasını alarak iyi bir insan olarak çok büyük başarıların altına imza atacaksınız. Bunu da görüyoruz.

Medeniyetimizi bütün dünyaya iyilikleriyle anlatmak temel vazifemizdir, bunu unutmayın. Son cümlem şu: Allah rahmet eylesin Trabzon’da bir hocaefendi vardı; herkesin hürmet ettiği bir insandı; bir de Trabzon eski il Başkanlarından Ali Rıza abimiz vardır: Bir gün gitmiş demiş ki öteki dünyada bana ne soracaklar? Demiş ki, “Ali Rıza işini iyi yap; sana işinden soracaklar. O yüzden, hepimiz işimizi iyi yapalım. Bunun içinde her şey var. Teşekkür ediyorum